KÖŞE YAZARLARI

'Gelecek güzel günlere'

Akşamları ve geceleri sessizlik var pencerenin ardında. Evi havalandırmak için ya da balkona çıkıp gökyüzünü seyretmek için beklerken, kulakların fark ettiği bir sessizlik. Sessizlik de değil bunun adı ıssızlık. Issızlığın sesi. Az evvel beklemek dedim, insan bildiğini bekler herhalde. O an o balkonda insan beklemez de durur. Hızlandırılmış sabit kayıtlarda yıldızların akışı gibi zaman yanaklarımızı yalayarak geçmekte, geçmesi bitsin diye öylece durmaktayız.

Ben ya da sen balkonda havalandırmak için pencere pervazına havalansın diye koyulmuş bir iki bakliyat paketiyle öylece durup açık ve minik tahıl ambarı hüvviyetine bürünürken, gökteki yıldızlar gibi kayan, azimle mücadele etmiş doktorların haberleri duyulur. Sağ olsunlar. Sağ etsinler ve sağ olsunlar. Hakları ödenmez.

Doktorlar, hemşireler ve o hastanede çalışan, henüz zayıf karnı anlaşılamamış virüsle, halkın sağlığı için mücadele eden kim varsa… Bu memleketin, bu vatandaşın her şeyinden kesilip de ona okulda yurt, yurtta musluktan akan su, çalışırken başında yanan ışık ya da maddi kaynak olarak vesaire dönebilmiş her ne vergi varsa bence helal ve hoş olsun.

Kahramanlar. Kahraman olmanın şart maddelerinden hiçbirinde yok  gözleri belertip racon kesmek veya pelerin takmak. Kahramanlar dışarıda. Her neyi tedarik etmek istiyor da ulaşıyorsak ve ulaşırken bizimle yüz göz olmak zorunda kalıyorsa, işte onlar da kahraman. Belki bir kargo kuryesi, belki bir kasiyer kız. Şimdi içeri kapanınca gözümüze soktukları reklamlarla manevi destek ilüzyonu oynayan şirketler olamaz. Eğer şu an kayda değer bir etkileri varsa dün tam ve hiç kaçmadan ettikleri karı vergi diye devletin kasasına bırakıp bırakmamış olmalarıyla ölçülebilir.

Kahramanlar uçmaz ve ayrıca, sebebi aramızda oluşundan. Kahraman ben olabilirim, sen olabilirsin, o olabilir. Herkesin her an kendine ve etrafına dikkat etmesi gereken bir anda daha da keskin ortaya çıkardı. Bir toplumu yine aynı anda kendisi, beraberce kurtarır ya da batırır. Kendine ve etrafındakilere dikkat etmeyip bir daha yaradana sığınmak, ondan bir kurtarıcı beklemek mantıklı değil. Sen dikkat edersin ve kurtarırsın. O dikkat etmez ve seni de belaya çeker. Kahraman biziz, birbirimiziz.

Dikkat etmek mühim. Gün gelsin bu dikkat etme hallerimizi hatırlayıp gülelim. Sayılar akıp giderken televizyon camlarında, durmayan bir musluk edasıyla, insan kapanıp kaldığı yerde morali de arıyor. Gülmek böyle bir anda tuhaf geliyor bir yandan. Ama sadece saklanabildiğin bir vakada, kapanarak ne olduğunu takip ettiğin bir psikolojik harp içinde gülmekten başka çaresi de yok sanki. Bu stres böyle kırılır. 

Yaşadığımız bir anlamda deprem. Mecaz değil. Yavaşlatılmış bir deprem. 10, 25 ya da 45 saniye süreninden değil de birkaç ay süren, ağır ağır işleyen, her anına tanık olduğumuz, ayrıntılarını seçebildiğimiz. Vaka sayısının artış oranlarına göre birkaç ay sonrasının istatistik tahminlerine bakılırsa. Bu bir çeşit deprem. 

Bu sebeple dikkat etmeli. Gitmek zorundaysak işte, yolculukta. Buna söylenecek söz yok. Genel bir sokağa çıkma yasağı bekledik. Bak işte bu beklediğimizdi. Bunu biliyorduk. Olmadı. Düşük faizli kredi, bağış İBAN’ı geldi. Fatura gelmesin istedik misal, “sayaç okuyan gelmeyecek ama daha önceki faturalarına benzer, ortaya karışık bir şeyler yazar göndeririz” dendi.

Bu sebeple evden çıkmak gerekmedikçe çıkmamalı. Çıkınca da dikkat etmeli. Alışkanlıkları bir kenara atmalı. Kendimize, o halimize yabancılaşmaya gerek yok. İhtiyaçları biriktirip toplayarak, sefer sayısını azaltmalı.

Dündü sanırım. Ya da önceki gün. Belki de ondan önceki gün. Günler birbirine kaynadı, bütün oldu. Bir market alışverişi için en bozuk pantolonu ve penyeyi giydim ve boynuma atkıyı doladım. Havalansın diye balkonda bıraktığım mont ve ayakkabıyı almaya gitmeden önce beyaz eldivenleri de taktım.

Balkon kapısını açmaya çalışırken camdaki yansımamla karşılaştım. Griler içinde, kolları açık, beyaz eldivenli bir adam vardı. Kendimi 90’lı yıllardaki pop şarkılarının kliplerindeki erkek dansçılarının arasında buldum.

Sonra bir cebinde dezenfektan diğerinde para olan montumu giydim ve dışarı çıktım. Sokaklar boştu. Fakat market yolu boyunca karşıdan gelen her insanla manevra yaptım, Hugo’yu yad ettim. 

Marketten önce biraz bankamatik şubesi sırası. Ben robocop gibi dolaşırken, sıradaki vatandaş ekmek poşetine şemsiyesini de sokmuştu. Gıpta ederek bu durumu boş verdim. Ardından market mesaisi. Markette adamın biri arabasının yarısını gıda ürünleriyle doldurmuştu. Bunu gören insan belli ki önemsiyor zannederdi az önce bankamatik kuyruğunda olmayıp bankamatik kuyruğunun içine girip tüm fiziksel mesafeleri katletmeseydi.

Artık sokaklarda köpeklerin hükümranlığını fark ettiğim dönüş yolunda ise yerlere atılmış maske ve eldivenlerin sıklığına şaşırdım. Birileri bir şeyden korkuyordu ama korktuğundan ders çıkarmamak için epey direniyordu. Hansel ile Gretel masalıyla bir ilgisi de yok eldivenlerin sırayla yolda olmasının. Öyle olsa bile bu kadar eldivenin yere atıldığı yol nereye varabilir ki?  Saygısızlığın, bilnçsizliğin hüküm sürdüğü bir yurda varacağı kesin.

Aldırış etmedim, eldivenlerin gösterdiği yöne gitmedim ve eve geldim. Sonrası yine balkona yanaşıp kamyon gibi yük boşaltmaca. Hatta daha önceden altına şort giydiğim için pantolona kadar balkonda soyunabilme deneyimi.

Daha sonrası ise malum. Durmak, öylece durmak. Her ne var ise sakınmak.

Gelecek güzel günlere.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR