KÖŞE YAZARLARI

'Hiç kafaya takmayın'

Sabah erkenden uyandığında perdelerin arasından çelimsiz güneş ışınları sızıyordu. Saatin erken olmasıyla ilgisi olsa da her ne kadar, bu güneş öğle vakti belini doğrultsa bile hükmü olmazdı bu gri bulutlar gezinirken.

Perdelerin arasından ışık içeri sızabiliyordu, çünkü perdeyi geceden aralık bırakmıştı. Telefonun alarmı çare olmazsa eğer ışık odada gezinirse belki mağlup olurdu uykusu. Uyandı ve aralı perdeyi hepten açtı. Hatta odanın havası değişsin diye pencereyi bile araladı.

Döndü odanın kapısına doğru. Gece prizden çıkardığı şarj kablosunu yeniden takıp telefonuna bağladı. Yatmadan önce çıkarmıştı çünkü olur da patlar diye korkusu vardı.

Odadan çıkıp banyoya yöneldi. Banyonun soğuk ışığında diş fırçasını çekti aldı. Fakat diş fırçasını hayli hırpalanmış buldu. Onu kenara koydu ve paketteki yenisi söküp aldı, dişlerini fırçaladı. Diş fırçası bir zaman sonra mikrop yuvasına döner diye duymuştu. Mikrop dolu kimyasal çalıyı ağzında düşünmek bile istemezdi.

Saatine baktı ve gideceği nokta ile evinin arasındaki mesafeyi indi-bindi yaparak ne kadar zamanda katedebileceğini hesapladı. Evde çok oyalanmaması gerektiğini anladı, yoksa geç kalırdı.

Ütüyü takıp gömleğini ütüledi, bir şeyler atıştırdı bir yandan. Her ne yapıyorsa üstünkörü halletti.

Birkaç gün eve dönemeyecekti. Kapının girişinde ayakkabılarını giyinirken kapıyı açık tutmadı ki ev daha da soğumasın. Kombiyi kapalı konuma getirdi. Doğal gazın vanasını, suyun vanasını ve artık her neyin vanası varsa hepsini büktü, kapattı.

En son aklına ocağı açık unutup unutmadığı sorusu düştü. Kapını pervazına asılıp kafasını uzatarak ocağın kulaklarının doğru istikamette olup olmadığını gözledi. Her şey normaldi. Pervazı müşerref olarak bıraktı.

Tam kapıyı kilitleyip dönüp arkasını gidecekken ütü aklına geldi. Kilidi tekrar tersine çevirdi. Tek ayakkabısını çıkarıp bütün koridoru sekerek geçti ve odadaki ütünün durumuna baktı, rahatladı.

Bu gönül rahatlığıyla apartmandan çıkarken apartman kapısının tam kapanıp kapanmadığını kontrol etti ve sokağa adım attı. Kedi yolun ortasını mesken tutmuş ve uyumuştu. Kedinin huzurunu bozup kaldırıma yöneltti onu. “Ne olur ne olmaz” diye içinden geçirerek.

Hızlı adımlarla metroya indi ve metroyu beklemeye koyuldu; fakat asla sarı çizgiyi aşmadı. Metro istasyonundan çıkarak bir dolmuşa atladı. Dolmuşta bütün camlar açıktı. Bu böyle eserse hasta olurum diye düşündü. Birkaçını kapattı, kapattırdı. Bu işlemler sırasında camı açtırmışlarla arasında yine soğuk bir rüzgar esti.

Dolmuşta açık olan radyoyu beğenmedi. Taktı kulaklığını kulağını ve radyolar arasında fink attı. Sonra sosyal medyada gezindi. Dün akşamki programlardan birinden bir diyalog hesabının ana sayfasına düştü sık sık. İzlemeden edemedi. Şöyle bir cümle duydu:

“Montrö’yü hiç kafaya takmayın ya. Montrö sadece Boğaz’ı bağlar. Kanal İstanbul, Montrö kapsamında değildir. 

Ona da da o zaman çözüm buluruz. Gerekirse savaş gemileri de Kanal İstanbul’dan geçebilir.”

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR