KÖŞE YAZARLARI

Kulaklıklar çıkarken

Televizyon ekranlarında ve sosyal medyada gezinirken, telefon markalarına özel yeni nesil, kablosuz kulaklık reklamları bu aralar sıkça karşıma çıkmakta. Normalde hiç beklemeden atladığım reklam safhasında sonuna kadar kalabiliyorum.

Bu ürünlerin reklamlarındaki ana tema kulaklığı takanın başka bir boyuta geçmesi, kendi dışındaki dünyadan soyutlanması ve o dünyanın gürültüsü ile kulaklarının arasına bir duvar çekebilmesi. Hatta birinde kulaklığı takınca renksiz dünya renkleniyor.

Bu kulaklık reklamları, bir ara üzerine düşündüklerimi hatırlattı bana. Kendim üzerinden bu kulaklık cihazını sorgulamıştım evet. Çünkü kulaklığa karşı aşırı sempati besleyen, kullanmayı seven biriyim. Kulaklık dediğimiz araçla dinlemek istediğimiz her ne ise onu yüksek dalga boyutunda dinleyebiliyoruz. O esnada kimseyi rahatsız etmeden. Kişisel bir tatmini kendimiz için sağlarken, hiç kimsenin hayatına tesir etmiyoruz. Medeniyet dediğimiz kavrama ne kadar yakışıyor ve ne kibar bir faaliyet kulaklıkla müzik dinlemek.

Fakat faaliyetin diğer yanı ise içinde var olduğumuz dünyayı kabullenmemek. Sesini açıp, dünyanın sesine kendimizi kapatırken yeni bir dünya yaratmak istiyoruz ya da yarattığımız dünyaya girip kapısını içeriden kilitliyoruz. Müziğin kendisi bile böyle bir inkarı barındırıyor olabilir.

Bu kendimizi soyutlamanın içinde inkar var. Aynı zamanda kabulleniş de var. Hiçbir zaman beğenemeyeceğimiz dünyanın, gerçeğin değişmeyeceğini kabulleniş. Önce gerçeği kabul edip sonra içine sadece kendimizin sığacağı ses tulumuna girip hayallerimizi belirli bir sıcaklıkta tutuyoruz.

İşte bu da medeniyetin ta kendisi bir bakıma. Dünyayı her gün daha grilere gömerken, gömülmesine ses çıkaramazken, ses duvarları arasında, bireysel kurtuluşlar arıyoruz. Kurtuluş da denmez buna. Bir soyutlanma telaşı. 

Ayakkabımızın kaldırımdaki bozuk taşlar yüzünden soyutlandığı anda, o kulaklıkla biz aslında başka bir yerde yürüyoruz. Kaldırımla cebelleşen ayağın, kulaktaki müziğin yarattığı algı yüzünden beyni ikna etmesi zor. Olur da bir otomobil çarpıp kaba etimizin üzerine bizi düşürmediği sürece, müziğin yarattığı algının hükmü sürüp gider.

Nasıl bir gerçeklik istiyorsak, ona uygun bir şarkıyı açabiliyoruz. Parmağımızın ucunda hepsi. Dilediğimiz gerçeklik unsurlarını ekleyip, dilediğimizi çıkarabiliyoruz.

O reklamda kulaklığı takıp gerçekten soyutlanan adam fikri, Türkiye’de iş yapar bence. Düşünenin aklına sağlık. Çünkü epeydir böyle kulaklıklarla yaşıyor. Görmek istediğini, duymak istediğini seçiyor; istemediklerinden kendini soyutluyor. Fakat ne kadar kulaklığı takıp dünyasının kapılarını içeriden kilitlese de yumurta kapıya dayanıyor.

Dayanmadığı sürece yumurta, yarattığı dünyanın içinde çok rahat. Dayanıp da kulaklığı çıkarınca, tam o esnada duyduklarına nasıl, ne vasıta ile gelindiğini anlamıyor. Çünkü öncesi yok. Öncesinde, orada olsa da fiziken, kulakları orada değil.

Kulaklıklar birer birer çıkıyor artık. Kulaklıklar çıktıkça, yeni kulaklıklar takıp yeni şarkılar üflemek istiyorlar. Yerli olmayan yerli otomobil gibi.

Kulaklık takanları nereden anlarsınız? Kulaklık takanlar, kulağındaki gürültüde dolayı sesini ayarlamayı beceremez, çok bağırırlar. Dikkat çekerler. En çok da onların sesi duyulur.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR