KÖŞE YAZARLARI

Oy verecek kimse yok ki

Bu yazıyı yazmadan önce, tasavvur ettiğim konunun başlığı Erdal İnönü’ydü. Hakkındaki bir bilgiyi bir kenara not etmiştim ve yazacağım yazının, muhtemelen kök hücresi bu not olacaktı.

Erdal İnönü siyasetin içindeyken, bir gazetecinin “Beğendiğiniz bir kahramanın ismini söyler misiniz?” sorusuna, kendi ifadesiyle ‘derhal’ cevap vererek, bu kahramanın eşi Sevinç İnönü olduğunu söyler.

Ben bilgisayar başındayken ya da kağıdın başındayken, yazılı ya da sözlü oluyormuş gibi hissediyorum. Okul yıllarının kötü bir izi. Yürürken ya da insanlar arasında gezerken daha iştahlı ve daha akıcı düşünebiliyorum. İş, o düşündüklerimi tekrar kağıda döndüğümde hatırlayabilmekte.

Aklımın bir köşesinde Erdal İnönü yazısı varken bir berbere girdim. Berberde meclis yayını açıktı ne tesadüftür. Normalde berberlerde sık denk geldiğim, yemekteyiz türü programlar oluyor. Bu kadar kılın, tüyün olduğu bir ortamda yemek programı izlemek de kendince bir ironi barındırıyor. Gerçi denk gelebildiğim kadarıyla, sokak argosu tabiriyle böyle programlarda da “kıl tipler” kullanılmakta. Bu da ayrı bir yazı konusu olabilir. Her neyse, berberlerin beyanı, “oyalıyor” oluyor.

Meclis yayını açık olan berbere gelelim biz yeniden. Berberin televizyonundan meclisteki konuşmaları dinlerken, yeniden Erdal İnönü aklıma geldi. Ben bu meclis denen yeri ilk gördüğümde, yine böyle televizyon ekranlarında, konuşanlar arasında Erdal İnönü de vardı. Sadece o mu? Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş, Necmettin Erbakan ve tabii Süleyman Hep Başbakan. Bunlar sadece bir parti ya da grubun liderleri. Dahası da vardı. 

Yazacağım yazıyı bu çocukluk anısına ve birçok partinin uzlaşmak zorunda olduğu yıllara bağlamaya çalışırken berberden bir soru geldi: “Senin sigorta kaydının tarihi kaç?”

O nasıl soruydu? Muhabbet etmek için konu açan çok berber gördüm ama böylesini görmemiştim. Berber cevabımdan sonra konuşmaya devam etti. Neden sorduğu da neden bu meclis yayınının açık olduğunu da anladım. Berber emeklilikte yaşa takılanlardanmış ve bir son dakika golü bekliyormuş meclisteki vekillerden.

Önce meclise geldi ama reddedildi diyerek berber topu ayağında şöyle güzel şekilde açarak sağ açıktan konuya dair bütün yorumlarını yaptı. Ben ise berberde ya da takside siyasi görüşünü değiştiren müşteri olmamak için sustum, dinledim hep önce.

Fakat o “Devlet para alacağı zaman bir günde yasayı geçiriyor, vereceği zaman hiç oralı olmuyor” gibi yorumlar  yaparak çizgiye indi. İmar barışına geldi konu, bedelli askerliğe değindi aynı zamanda. Beni mi işliyor diye düşünmeden edemedim. Belli ki berber orta yapacaktı ve benim ceza sahasına girip bitirici vuruş yapmamı bekliyordu. 

En sonunda dayanamayıp “MHP önce evet deyip sonra vazgeçti, AKP ile ortaklığı bozmamak için. Geri adım atmasaydı emekliydin o zaman.” demiş bulundum. Ya da buna benzer bir yanıt. Berber bunu onayladı. Topu kalecinin uzanamayacağı yerden filelere bıraktım ve korner direğinin orada kafasıyla beni onaylayan berbere koştum. Filelere kavuşan topun sesini herkesler duymuştu. Ne faul vardı ne de ofsayt. Dayanamamış golü atmıştım.

Maç bu golle beraber kontrol oyunundan çıkmıştı. Açık oynuyorduk biraz daha. Berber, halkın derdi meclistekilerin derdi değil gibi yorumlar yaparak konuşturdu futbolunu. “Tabii” dedim, “Oraya gittikten sonra, unutuyorlar” cevabımla aldığım topu yeniden berbere bıraktım.

Berber bu içerikte müteşekkil  yorumlarını arka arkaya sıraladı. Sonunda “Ama elden ne gelir? En azından konuşarak tepkimizi gösteriyoruz.” dedi. Dayanamadım: “O vekilleri oraya gönderen biziz. Vermezsek gidemezler.” 

Berber durdu. “Tamam ama kime oy vereceğiz ki?” dedi. Ona kime oy vereceğini bilmediğimi ama en azından oy verip icraatından memnun olmadığı partiye bir daha oy vermezse belki verdiği oy işe yarar, mecliste oturanlar oturduğu yerde rahat oturamazlar diye anlatmaya çalıştım. Hatta ABD’den referans verdim, “İki dönemden fazla başkan seçilemiyorlar, uzun süre yukarıda kalmadıklarından halktan kopmuyorlar” dedim.

Berber ikna olmadı. “Diğerleri de denendi” dedi. “Kadını da biliyoruz” dedi. “İçişleri bakanlığı yaptığından biliyoruz. Onu da denedik…” şeklinde yorumunu yapmaya devam etti. Kadın dediği Meral Akşener. “Nasıl yani? Birinin bir senelik bakanlığından yapamayacağını anlıyorsun, diğeri 16 senedir tek başına ülkeyi yönetiyor, anlamıyor musun?” diye karşılık verdim.

Berber yine ikna olmadı, “Bunlar yine kötünün iyisi.” dedi. Berber kendisiyle ilgili en hayati konuda istediğini vermeyen partiye oy vermekte ısrarlıydı. Aslında sürekli konunun etrafında dolaşıp, buna rağmen oy verecek kimsenin olmadığını söylemesinden anladığım, ikna etmeye çalıştığı ben değildim, kendisiydi.

Verecek kimse yok dediği her seferde, CHP’nin adını dahi ağzına almadı. İhtimal dahi değildi. Bunu fark edince idrak ettim, sol seçeneklerin ya da HDP’nin ağzından çıkmasının, kıyametin gelmesinden daha düşük ihtimaldi. Bir ara sadece CHP’nin adı geçmeden “Mustafa Sarıgül olsa belki hadi neyse” dedi, hakkını yemeyeyim. Oy vermesine rağmen onun derdine derman olmayacak partinin mensuplarının yorumlarıyla doluydu dağarcığı, Kemal Kılıçdaroğlu hakkında muhakkak.

Onu ve dünyasını bir parti şekillendiriyordu. Ama o derdini, tasasını giderecek kadar şekillendiremiyordu oy verdiği partiyi. Neyse ki beni şekillendirdi ve berber dükkanından çıktım.

Sonuç olarak, berberin değişmez kanaati şuydu: “Oy verecek kimse yok ki.”

O bu kadar sık oy verecek kimse olmadığını söyleyince yeniden Erdal İnönü konusuna döndüm ben. Dışa bombeli, tüplü televizyonun altında bir yerlerde uzanıp arabalarımı sürerken oy verecek ne çok kimse vardı. Hatta anımsadığıma göre ana haber bültenleri, siyasi parti liderlerinin beyan geçidine dönerdi. Kel ve gerdanlısı, ince ve gülen gözlüklüsü, gözlüklü ve genci, tombul ve komik seslisi…

Benim yaşlarımda olanlar için bu durum ıstırap olmalı, eğer biraz politikayı seviyorlarsa. sevmiyorlarsa da onlar fark etmeden ıstırap olmakta… 

Bu kadar renkli politik dünyadan, rakip olanın anında “hainlikle” suçlandığı, hakaret davalarıyla belinin büküldüğü, ekranların alternatife kapandığı buz gibi gri dünyaya nasıl gelindi? Herhangi bir mesele, üstelik halkın yararına olacak bir yasa, mutabık kalınarak çıkarılamıyor. Neden? Bu tek başına yönetiyor olmaktan, hükümranlıktan olmasın?

Halbuki teknoloji gelişti ve evlerimizdeki televizyonlar, hayallerimizi aşarak gelişti. Ama o renk yok.

Şimdilik nostalji temalı yazıyı bir kenara bırakarak, güncel bir anıyı not etmek daha iyi oldu. Erdal İnönü ya da birden fazla siyasi partinin, grubun temsil edildiği meclis başlı başına bir yazı konusu.

YORUM EKLE

Güvenlik Kodu

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR