KÖŞE YAZARLARI

Şimdi reklamlar

Bugün ulusal egemenlik ve çocuk bayramı günü. Önce çocuk seslerini akla getiren gün. Bahar mevsimi gibi. 

Bayramın uzun adında geçen egemenlik kelimesi, TBMM salonu kürsüsünün arkasında asılı duran “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” cümlesini gözümün önüne getirir. İşte o sözün asılı durduğu meclisin açıldığı günün, her yıl kutlanması kulağa ne hoş geliyor, hele ki o meclisin 100 yılını tamamladığıyla birlikte düşününce.

Fakat sonra sırf belediye seçimlerinde farklı tercihlerde bulunacak diye ülkenin yarısının teröristlikle, zilletlikle itham edilmesi aklıma geliyor. Vücuttaki o bahar mevsiminin bir replikasyonu kıpırdanış, bir anda uçurumdan kendini yere bırakıyor. İnsan gerçekle yüzleşiyor.

İşte sırf bu tercihler ve iktidarda asılı kalma inadının değişmez öncelik oluşunun, o hepimizin iradesinin tecellisi mecliste her gelen olumlu, ılımlı önerinin reddedilişi sonucuna varmasına tanık oluyoruz. Ülkedeki eksik gediği görsün, düzeltsin, onarsın diye 100 yıllık meclise gönderdiklerimizin bir kısmı, diğer kısmıyla tahterevalli oynuyor. Bu tahterevalli oyunuyla oyalanırken o meclisin mensubu bir kesim, onları oraya gönderenlerin zamanları, mekanları, hayatları çalınmış oluyor. Bu meclis mensuplarının diğerleri de pür ve pak değil elbette. Memleket meselelerine, sıkı sıkıya sarıldıklarını gösterecek en normal iş olan, salonda mevcut bulunmayı bile boşlayabiliyorlar. 

Evet, kutladığımız kavram olan egemenliğin tecellisi meclisin bir kısmı ilginç yasalar çıkarmakla meşgul olurken, bu halkın zararına yasalar çıkmasın diye dirensin dediklerimizin koltuklarında in cin, az önce oynadığı toptan yorulup oturmuş, terli terli su içip masalara kafayı koyup kestiriyor.

Halk karantina, korona, sosyal mesafe, maske ile ilgilenirken bir yasa geçti meclisten misal. Adında “ulusal egemenlik” ve “çocuk” geçen bayrama iki gün kala bir çocuk öldürüldü sonra. Meclisten geçen af yasasından sonra dışarı çıkan baba küçük kızı döverek, darp ederek öldürdü.

Bu haberi yazan, üzerine gidip duymayan kulaklara duyurabilecek gazetecilerin bir kısmı içeride ve bir kısmı da bu tehdidin altında dışarıda. Ama onların yararlanamayacağı af yasasıyla dışarı çıkanların neler yapabileceğini görmek için sanırım bir örnek yeter.

Halkın iradesi mecliste şekillenirken, mevcut şeklin sürekli halkın çıkarlarının aleyhinde ülkeye şemal vermesi çok tuhaf. Burada eksik parça özgür basın ve onu talep eden ahali olmalı herhalde. Gerçekleri apaçık yazanların içeri girme ihtimali olan bir yerde, ahalinin bu basından edinebildiği bilgiyle koyduğu iradenin eksik, çarpık olması muhtemeldir.

Ama bugün 23 Nisan. O gazetelerde, televizyonlarda sayfalarca ve saniyelerce kutlama reklamları. Sanırım Kenan Evren ve sonrasında sevmek ve bilebilmek için sınırları çizilen Atatürk ve Cumhuriyet’ten geriye birkaç şey kalmıştı, bunlardan biri de bir kadeh rakı ve beyaz leblebi ve akşam sofraları. Gele gide gele gide, aklımıza kazına kazına bu haller, sonunda bu reklamlarda neticesini verdi. Önce Atatürk’ün sevdiği şarkılarla başlamıştı her şey. Onlar bitince 10 Kasım, 29 Ekim, 23 Nisan günlerinde reklam sektörü yaratıcı çalışanlarından yeni yeni fikirler istedi. Sonrası her şirketin, markanın müzik arşivlerinde dolaşıp sevda, hasret, özlem kokan ne kadar türkü ya da arabesk, pop, fantezi parçası bulup yapıştırması, buram buram anadolu kokan görüntüler, milli mücadele yıllarından siyah beyaz fotoğraflar ve tabii ki bir çift mavi göz. Ortam şimdi tamamen meyhaneye dönmüş oldu evet. 

Tamam biraz sert olabilir. Farklı sebepleri de var. Misal Fethullahçı iktidar ortakları döneminde kutlanamayan milli bayramların etkisini unutmamak gerek. Herhalde o kutlanamayan dönemden önce Atatürk ya da Cumhuriyet ve alt başlıklarında talep ettiğimiz, olmazsa olmazımız bir meyhane ortamı tadında “ah be atam” nidası olunca, Fethullahçılık ve hakim olduğu yıllarda yokluğunu hissettiğimizin bu olduğunu bilerek, reklamlarda gönlümüzü yapıyorlar.

Şimdi benim düşündüğüm tam da budur: Bu reklamlar, reklamlardaki şarkılar ve türkülerin volümü 9 ya da 11 yaşındaki bir çocuğun sesini bastırsın diye mi yoksa o çocukların ve bu halkın yasal yollardan duyurabildiği sesinin yankılarına mı ait? Bunu herhalde o reklamı veren şirketlerin reklam dışında yaptıkları ve o reklamları izlerken hoş olan halkın yaptıkları belirleyecek.
O şirketler ki on yıllardır reklam veriyor televizyonlara, gazetelere ve dahası cemiyet dergilerine. Geldiğimiz nokta da ortada. Ufak bir hatırlatma.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR